Paul Ricoeur, Critique and Conviction'da (Eleştiri ve İnanç, YKY 2010) Amerikan üniversitelerinden bahsederken idari yapı hakkında şöyle bir tespitte bulunuyor:
[T]he other side to this servitude lies in the quality and quantity of the services offered by the administration to the teachers, which, on the whole, frees up an appreciable number of hours from drudgery, and shelters them from material cares. Most of the professors have an assistant, a secretary or a share of secretarial support, to say nothing of the wealth of the libraries and the ease of access - so different from the library use to which French university professors are condemned and, alas, have grown accustomed!
Kısaca şunu söylüyor Ricoeur: Amerikan üniversitelerinde bu durumu yaratan bir etmen de idarenin hocalara sunduğu hizmetin niteliği ve niceliği. Bu hizmetin iyi sunulması, hocaları bir çok angaryadan kurtarıyor, zihinlerini bu tip teknik işlerle yormalarının önüne geçiyor
Türkiye'deki durum (en azından benim gördüğüm bir çok üniversitede) ise tam tersi. İdari personelin ezici çoğunluğu yaptığı iş ile barışık değil. İşini yapmayan/yapamayan, sürekli raporlu-izinli, yerinde bulunamayan bir sekreter tipi bunun en somut örneği. Sekreterlik ofisinde oturan/oturtulan "araştırma görevlisi" akademik auramızın kanıksanmış manzaralarından.
Hal böyle olunca, idari yükü de sırtlamak zorunda kalan akademik personelin formlarla, belgelerle, yazışmalarla boğuşması...Akademiklerin bu durumdan çok şikayetçi olduklarını da zannetmiyorum. Zira, Amerikan üniversitelerinde bir makam değil, idari bir zorunluluk olan ve çoğunluk belli bir sistem içinde vardiya usulü yapılan bölüm başkanlığı için çıkan kavgalar, tekmelenen sandıklar da manzaranın başka bir tarafı. Şu "felsefe memurluğu" diye şikayet edilen şey bu olsa gerek. Ne gariptir ki bu memurluk durumundan en çok şikayet eden, bu durumun akademiğin bilgi ile olan ilişkisini zedelediğini söyleyen kişilerin adlarının başından bu ünvanlar eksik olmuyor.
Bir de şu ne oldukları belli olmayan "Araştırma Görevlileri". Asli işleri akademik araştırma olan, fakat idari işlerin arasında en çok boğulan doktora öğrencileri... Uzun bir yazının konusu.
Durum en azından insani bilimler bölümlerinde (Amerikan sistemini uyguladığını iddia eden Odtü'de bile) böyleydi. Uzaktan izleyebildiğim kadarıyla, hala da böyle. Gördüğüm tek istisna, memurluk kanunları ve mevzuattan bağımsız yapısı sayesinde daha kalifiye idari personel istihdam edebilen Bilkent idi...
Türkiye üniversitelerinin şu günkü halinin sorumlusu memurlardır, değil iddiam. Akademikler ne işler yapacak, bir kurtulsalar şu idari işlerin yoğunlundan da demiyoum, haşa ! Yukarıda alıntılamadığım bölümde, Ricoeur'ün, bu hocaların kendilerine sunulan zamansal ve zihinsel rahatlığı akademik çalışma ve öğrenci için harcadığını belirttiğinin de altını çizmek gerek. Hazırlanılmadan gelinmiş ders, okunmayan ödevler, geri bildirimi olmayan çalışmalar da bu sistemde pek rastlanan şeyler değil.
Neresinden tutsan elinde kalan bir sistemin kırık dökük parçalarından biri. Gece gece Ricoeur okurken tarihe not düşelim, dedim. Hem Ricoeur de özellikle altını çizdiğine göre, Fransa'da da işler bizden hallice değil.