Saturday, June 18, 2011

GECE GECE GÜLÜMSETEN METİNLER

Richard Shusterman "erotik deneyim"in estetik bir deneyim olup olamayacağını incelediği makalesinin girişinde "estetik", "deneyim" ve "estetik deneyim" kavramlarının sorunlarını özetleyip makale boyunca yapmaya çalışacaklarını sıraladıktan sonra girişi şu cümleyle bitiriyor:

"Seks için sabırsızlanıyor olsak da bu analitik önsevişmeye benimle birlikte katlanacağınızı umuyorum." ["Though we may be impatient for sex, I hope you’ll bear with me through the analytic foreplay."]



Shusterman, Richard. "Aesthetic Experience: From Analysis to Eros." Aesthetic Experience. Ed. Richard Shusterman, Adele Tomlin. New York and London: Routledge, 2008. 79-97. Print.


Wednesday, June 15, 2011

GALATA MEVLEVİHANESİ'NİN KEDİLERİ



Öte yandan, bu kadar huzurlu bir mekânda kedilerin olmaması da imkânsız gibiydi. Nitekim tekir bir kedi hasırların üzerine uzanmış uyurken yavrularından ikisi de birbirlerini kovalayıp oynuyorlardı. İsm-i Celâl zikredilirken sürekli dönüp kıpırdadığı için olsa gerek, üçüncü yavru da şıkırdatıla şıkırdatıla çekilen o upuzun zikir tespihini hedef seçmişti. Âniden atılarak tespihi pençeleriyle yakalayıp dişlerini geçiren bu kedi, o sabırlı ve nûr yüzlü Mevlevîlerden biri tarafından usûlca tutularak az ileride bir yere konsa bile yılımıyor, az sonra başka bir yerden hamle ediyordu. Bütün bunlar bir yana, siyah-beyaz olan bir başka kedi, şeyhin kızıl postunun yanına ilişip çökmüş, tam da tabîatına yaraşır bir şekilde, uyumadığı hâlde gözlerini yumup âdeta tefekküre dalmıştı. Bu kedinin öyle huzurlu ve dingin bir edâsı vardı ki, sanki Allah'a ulaşmaya çalışan bu canların şeyhi bizzat oydu. Belki de Mevlevîlerin, "Allah" adını değil de, kendi adını zikrettiklerini düşünüyor, üstelik bunu olağan karşılıyordu. Eğer, ciltlerce kitap okuyup yazmış bir âlimin düşünme yeteneğinin on katı bu kedide olsaydı, ihtimal ki düşünmeye tenezzül edeceği yegâne şey bu olurdu. (121-22)

İhsan Oktay Anar, Suskunlar. İstanbul: İletişim Yayınları, 2007. 

Friday, February 18, 2011

ROTASİZM, NAM-I DİĞER YIBILLIK

Sonunda muzdarip olduğum sorunun ismini öğrendim: Rotasism (Rhotacism). Türkçede "Yıbıllık" şeklinde yerel bir kullanımı da var. Rıfat Ilgaz'ın Yıldız Karayel romanındaki karakterlerden birisi "Yıbıl Arif". Bugüne kadar "nedir bu?" diye açıp bakmadığıma göre pek de büyük bir sorun değilmiş veya öteleyip duruyormuşuz. Akşam akşamThe Kings Speech (Zoraki Kral)'i izlerken geldi aklıma.
Artık konu bir şekilde benim telafuzuma geldiğinde insanlara uzun uzun "İngilizce'nin on sekizinci harfini telafuz edemiyorum. Hani şu Q'dan sonra, S'den önce olan..."şeklinde uzun açıklamalar yapmam gerekmeyecek. Rotasizm'den muzdaribim deyip geçeceğim. (Büyük ihtimal "rotasizm de nesi?" diye soracaklar bu defa da. Ah bitmez çile...) Bu onulmaz derde isim koyan akıllının "R" harfi ile başlayan bir isim bulmasının kahrediciliğini bir kenara bırakıp rock yıldızı olmak isteyen fakat aynı dertten muzdarip Amerikalı amcaya kulak verelim. Dert rotasizm olunca "Rock'n'Roll" yerine "Wok'n'Woll" yapabiliyor anca. ne denir, dinlediğim en güzel Wok'n'Woll parçası... Hemen ardından Türkçe'nin yıbıllarının en sevdiği türkü gelsin*...



 

*Ne yalan söylemeli, Beyazıt Öztürk'e çok şey borçluyuz. Kendisi bizleri toplum içinde "Bir 'Harran' desene," konumundan "Aaa, aynı Beyaz gibi konuşuyor ne hoş," konumuna getirmiştir.

Monday, February 7, 2011

FİLOZOFUN NE'YLEDİĞİ ÜZERİNE

It is not a negligible thing to know that moral philosophy will never tell us how to act here and now. Or that esthetics cannot settle the beauty of this or that. Or, more generally, that the theory of value is not an actual catalogue of precise and particular values to which we may confidently attach ourselves from time to time. These enterprises discuss only the ulterior implications and cogency of the ways in which we apply terms of value to the things of the world. People at large decide what is good and beautiful and true; philosophers are content to debate what it means to say that things are good and beautiful and true.

Margolis, Joseph. “On Value Theory, By Way of the Commonplace.” Philosophy and Phenomenological Research 17.4 (1957): 504–515. 8 Feb. 2011 .

Wednesday, October 27, 2010

DÖKÜLEN SİSTEMİN KIRIK BİR PARÇASI

Paul Ricoeur, Critique and Conviction'da (Eleştiri ve İnanç, YKY 2010) Amerikan üniversitelerinden bahsederken idari yapı hakkında şöyle bir tespitte bulunuyor:

[T]he other side to this servitude lies in the quality and quantity of the services offered by the administration to the teachers, which, on the whole, frees up an appreciable number of hours from drudgery, and shelters them from material cares. Most of the professors have an assistant, a secretary or a share of secretarial support, to say nothing of the wealth of the libraries and the ease of access - so different from the library use to which French university professors are condemned and, alas, have grown accustomed!
Kısaca şunu söylüyor Ricoeur: Amerikan üniversitelerinde bu durumu yaratan bir etmen de idarenin hocalara sunduğu hizmetin niteliği ve niceliği. Bu hizmetin iyi sunulması, hocaları bir çok angaryadan kurtarıyor, zihinlerini bu tip teknik işlerle yormalarının önüne geçiyor

Türkiye'deki durum (en azından benim gördüğüm bir çok üniversitede) ise tam tersi. İdari personelin ezici çoğunluğu yaptığı iş ile barışık değil. İşini yapmayan/yapamayan, sürekli raporlu-izinli, yerinde bulunamayan bir sekreter  tipi bunun en somut örneği. Sekreterlik ofisinde oturan/oturtulan "araştırma görevlisi" akademik auramızın kanıksanmış manzaralarından.

Hal böyle olunca, idari yükü de sırtlamak zorunda kalan akademik personelin formlarla, belgelerle, yazışmalarla boğuşması...Akademiklerin bu durumdan çok şikayetçi olduklarını da zannetmiyorum. Zira, Amerikan üniversitelerinde bir makam değil, idari bir zorunluluk olan ve çoğunluk belli bir sistem içinde vardiya usulü yapılan bölüm başkanlığı için çıkan kavgalar, tekmelenen sandıklar da manzaranın başka bir tarafı. Şu "felsefe memurluğu" diye şikayet edilen şey bu olsa gerek. Ne gariptir ki bu memurluk durumundan en çok şikayet eden, bu durumun akademiğin bilgi ile olan ilişkisini zedelediğini söyleyen kişilerin adlarının başından bu ünvanlar eksik olmuyor.

Bir de şu ne oldukları belli olmayan "Araştırma Görevlileri". Asli işleri akademik araştırma olan, fakat idari işlerin arasında en çok boğulan doktora öğrencileri... Uzun bir yazının konusu.

Durum en azından insani bilimler bölümlerinde (Amerikan sistemini uyguladığını iddia eden Odtü'de bile) böyleydi. Uzaktan izleyebildiğim kadarıyla, hala da böyle. Gördüğüm tek istisna, memurluk kanunları ve mevzuattan bağımsız yapısı sayesinde daha kalifiye idari personel istihdam edebilen Bilkent idi...

Türkiye üniversitelerinin şu günkü halinin sorumlusu memurlardır, değil iddiam. Akademikler ne işler yapacak, bir kurtulsalar şu idari işlerin yoğunlundan da demiyoum, haşa ! Yukarıda alıntılamadığım bölümde, Ricoeur'ün, bu hocaların kendilerine sunulan zamansal ve zihinsel rahatlığı akademik çalışma ve öğrenci için harcadığını belirttiğinin de altını çizmek gerek. Hazırlanılmadan gelinmiş ders, okunmayan ödevler, geri bildirimi olmayan çalışmalar da bu sistemde pek rastlanan şeyler değil.

Neresinden tutsan elinde kalan bir sistemin kırık dökük parçalarından biri. Gece gece Ricoeur okurken tarihe not düşelim, dedim. Hem Ricoeur de özellikle altını çizdiğine göre, Fransa'da da işler bizden hallice değil.

Friday, June 5, 2009

SERİ İLANLAR


The New York Review of Books’un ilk sayısı Şubat 1963’de yayımlanıyor, 46 yıldır yayında yani. Amerika’nın ve dünyanın önde gelen kültürel yayınlarından birisi sayılıyor. Sol eğilimli bir dergi. Oldukça kaliteli kitap tanıtım ve eleştiri yazıları yayımlıyor. Bizim Virgül formatında diyebiliriz. Derginin aşina olduğumuz yazarlarından örnek vermek gerekirse şöyle bir liste çıkıyor karşımıza:

Hannah Arendt

Truman Capote

Paul Goodman
Susan Sontag
Zadie Smith
Harold Bloom
Noam Chomsky

Uzunca bir zamandır internetten takip ettiğim (www.nybooks.com), New York’a gelince almayı hayal ettiğim bir dergiydi NYB. Uzunca bir süre denk gelmedi. Öyle her gazete bayisinde bulmak mümkün olmuyor. Nihayet geçtiğimiz günlerde Columbia Üniversite’sinin önünden geçerken metroda okurum diye, okulun önündeki bayiden son sayısını aldım.
Columbia’dan metroyla eve gelmem aktarmalarla birlikte neredeyse iki saat sürüyor. Bu iki saat boyunca dergiyi hızlıca bir karıştırıp yazılardan yalnızca bir tanesini okuyabildim. Akşam yatakta dergiyi yeniden elime aldım. Bir yazıya daha başlamak için fazla yorgun olduğumdan sabah metroda dikkatimi çeken fakat okumadığım son sayfaları açtım. Derginin son iki sayfası seri ilanlara ayrılmış. Böyle bir dergide bizim gazeteler misal seri ilanlara rastlamak zaten yeterince şaşırtıcı. Düşünsenize, dünyaca ünlü bir kültür dergisini elinize alıyorsunuz ve son sayfalarda satılık-kiralık ev, iş-işçi arayanlar, tatil fırsatları gibi klasik seri ilanlar çıkıyor karşınıza. Fakat ilanları dikkatlice okuduğunuzda iş biraz değişiyor. Bu ilanlar derginin okuyucu kitlesine yönelik:

New York’un kitap cenneti Greenwich Village’de konuk akademisyenler için kısa süreli kiralık ev.

Profesyonel editörler tarafından kitaplarınız itinayla yayına hazırlanır.

Bu kadar entelektüel birikimle bu kadar az kazanmaktan şikayetçi misiniz? Hemen bizi arayın.

Gerçek kitap kurdunun gerçek dostu: … Okuma Gözlükleri.

New York’un en tutulan edebiyat ajanı. Siz de çok tanınmış bir yazar olmak, kitap reklamlarınızı metroda görmek istemez misiniz?

Profesyonel arşivciler. Makaleleriniz veya yazılarınız arasında kayıp mı oldunuz? Arayın bizi evinize gelip tüm belgelerinizi itinayla dosyalayıp arşivleyelim. Artık aradığınız her şey elinizin altında!

Kitapseverler için İngiltere seyahati. Uzman rehberlerimizle İngiltere’nin en önemli kitapçılarını ve sahaflarını dolaşın. Müze ve kütüphaneleri de unutmayın.
Hayır, ne şaka yapıyorum, ne de abartıyorum. Yukarıda verdiğim örnekler koca iki sayfadaki onlarca ilandan ufak bir seçme sadece. Asıl şaşkınlık veren, tam anlamıyla öylece kalakalmama neden olansa bir sayfayı boydan boya dolduran, yani tüm ilanların yarısını oluşturan kişisel ilanlar:
Seçkin Bayanlar için Kültürlü partner.

Avrupalı, Harvard mezunu yakışıklı bay, çekici (hem fiziksel hem entelektüel) bayan arkadaş arıyor.

Erotik patlama: Vücudunuzun en erojen bölgesi olan beyninizi bana bırakın. Kültürlü bayanla tahrik edici sohbetler. Sınır yok. Arayın.
İnanmıyorsunuz değil mi, abarttığımı düşünüyorsunuz. İngilizce bilmeyenlerin izniyle bir iki örneği burada aynen alıntılıyroum:
A CULTUIRED COMPANION FOR CLASSY WOMEN. Handsome, fit, European gentleman, late 30s, Ivy League/Rhodes Scholar. Well-travelled, multilingual, with impeccable style. Available for companionship services to personal and professional obligations. Absolutely discreet.

L.A. AREA: Lovely, sexy, literary woman seeks 50–70 male companion willing to risk loving and being loved.

CHARMING, SOPHISTICATED, good-looking, fit, Boston-based man, mid-40s, married. Not interested in finding another companion or leaving my wife. Interested in discreet diversion without entanglements with a slim, very attractive, smart, sexy, Northeast-, preferably New England-based woman under 44 for the occasional stimulating mental/physical engagement. Contact only if you meet criteria, please. Discreetness assured/expected.

PASSIONATE ARTIST; lovely, thoughtful, sensual, successful painter. Local exhibitions—landscapes, seascapes, street scenes, paintings that tell stories. Happiest painting outside, indoors only when weather insists. Naturally slender, athletic, divorced and good-looking with mischievous spark. Enjoys ideas, morning walks, photography, Monhegan, Provence painting trips, NPR, books on tape, DVDs, XC-skiing, planning dinners with interesting mix of friends. Loves ease, conviviality of eating out—intimate conversation across the table, no planned agendas, someone else to cook and do dishes. Easygoing and relaxed. Works to make the world better and greener place, attends Bioneers conference annually. Lives wonderful life, just missing someone special—friendly, fit, active, New England area man, 57 to 72.
Hala mı inanmıyorsunuz? Buyrun o zaman derginin internet sitesi. Dergide yayımlanan ilanların bir kısmı burada da yayımlanmış. Üstelik ilgilendiğiniz bir şey olursa telefon numaraları veya e-posta adresleri de mevcut:

http://www.nybooks.com/classifieds/

SANAT ve PARA

Stony Brook kütüphanesinde bir sıra raf arşiv fazlası kitaplara ayrılmış durumda. Kütüphanede birden çok kopyası olan veya çok kullanılmayan kitapları buraya koyuyorlar ve siz de istediğinizi satın alabiliyorsunuz. Karton kapak kitaplar 50 sent, ciltli kitaplarsa 1 dolar. Fiyatlar bu kadar ucuz olunca her hafta Seda ile ritüellerimizden birisi de hızlı bir şekilde bu bölüme bir göz atmak oluyor. Buradan bulduğum eski bir “Art Review” sayısının kapak konusu: “En Zengin 10 Sanatçı”. Tek tek bu sanatçıların kim olduklarını yazmayacağım, yine de “sanat” denilen etkinliğin ticari yönünü göstermesi bakımından ilk sıradaki sanatçıya, birçoğumuzun tanıdığı Jasper Johns’a bir göz atmanın ilginç olacağını düşünüyorum.

Dergi’nin verdiği bilgiye göre ikonik bayrak ve hedef (tahtası) çizimleriyle ünlü, 50’lerin pop ve minimalist ressamının iyi günleri 1983’de Pencerenin Dışı (Out of the Window) adlı tablosunun 3.63 milyon dolara satılmasıyla başlıyor. İki sene sonra Beyaz Bayrak (White Flag) ve Yanlış Başlangıç (False Start) tabloları sırasıyla 7.04 ve 17.05 milyon dolara satılıyor. Doksanlı yıllarda ise Johns’un eserleri patlama yapıyor ve 40 yıl boyunca ürettiği dört yüzün üzerinde eser 1 milyon ile 10 milyon dolar arasında alıcı buluyor. Toplam 536 satıştan gelen para ise (sıkı durun): 151.916.043 dolar. Evet, 150 milyon dolarlık bir servet. Türk lirasına çevirecek olursak yaklaşık 230 milyonyon lira, benim gibi hala üç sıfıra alışamamış olanlar için, eski Türk lirası ile 23 trilyon lira.

JOHNS, Jasper. False Start :1959. Tuval üzerine yağlı boya. 170.8 x 137.2 cm (67 1/4 x 54"). Özel Koleksiyon, New York.

Aynı derginin “Pazar” (Market) bölümünden 2003 yılının Mayıs ayında New York’ta yapılan bir müzayedede bir Renoir tablosunun 23,5 milyon dolara, bir Cézanne tablosununsa 17,37 milyon dolara satıldığını öğreniyoruz. İnternette yapılan kısa bir araştırma da dünyanın en pahalı tablosunu çıkartıyor karşımıza**: Jackson Pollock’un 1948’de yaptığı No:5 tablosu. Fiyatı mı? İnanılmaz görünüyor, fakat değil; neredeyse Jasper Johns’un tüm servetine yakın bir fiyata, 140 milyon dolara satılıyor tablo***. Pollock yaşamadığı ve yapıtları artık sadece koleksiyonerler arasında el değiştirdiği için derginin “En Zengin 10 Sanatçı” listesine giremiyor tabii.


POLLOCK, Jackson. No.5: 1948. Tuval üzerine emaye ve yağlı boya. Oil and enamel paint on unprimed canvas. 243.8 cm × 121.9 cm. Özel Koleksiyon.


2004 yılında Suna-İnan Kıraç vakfı tarafından 5 trilyon liraya (3,5 milyon dolar) satın alınıp Pera Müzesi’ne konulan ve haftalarca üzerinde konuşulan, Osman Hamdi’nin Kaplumbağa Terbiyecisi, 140 milyon dolarlık Pollock tablosu yanında nasıl da ucuz kalıyor. Ne de olsa İstanbul sanat piyasası daha yolun başında.

New York, modern sanatın olduğu kadar sanat piyasasının da merkezi. Elinize aldığınız her sanat dergisinde muhakkak bu piyasayla ilgili bir bölüm bulunuyor. Hatta bu kriz günlerinde birçok dergide “Krizde Yapıtlarınızı Nasıl Satarsınız?”, “Krizde Sanata Yatırım Yapmak İçin 10 İpucu” gibi dosyalar göze çarpıyor. Piyasa veya Pazar söz konusu olunca koleksiyoner mi demeli yatırımcı mı, burası biraz karışık. Bu adamların bu kadar parayı sanat aşkına harcadıklarını düşünmek safdillik olur elbette. Peki sanattan ne kadar anlıyorlar? Bu sorunun cevabı da aşağıdaki videoda (Video maalesef İngilizce). Yeninin Şoku (The Shock of The New) başlıklı o harika belgeselin yapımcısı ve Times’ın ünlü sanat eleştirmeni Robert Hughes, ünlü koleksiyoner Mugrabi ailesinin**** medyadaki yüzü Alberto Mugrabi ile sanat üzerinekonuşuyor. Hughes’un filmin başından beri kızgın olduğunu fark ediyoruz, fakat sevgili(!) Alberto da filmin sonunda öfkeleniyor sanki. Neden acaba?

Bu büyük iş adamları, zengin koleksiyonerler elbet dünyanın önde gelen müzeleri üzerinde de söz sahibi. Sanat kanonunu belirleyen bir çok müzenin yönetim kurullarında bulunuyorlar, koleksiyonlarındaki eserlerin bazılarını zaman zaman bu müzelere bağışlıyor veya kendi müzelerini açıyorlar. Bu bağlamda, Robert Hughes'un videonun başlarında sorduğu o soru önemli olduğu kadar çarpıcı da: "Bugün sanat tarihinin otorite kitabı sadece bir çek defteri mi?" (Is the authority book of the art history today just a checkbook?)





*Barker, Godfrey. "Top 10: The Richest Artists". ArtReview (International Edition), V.1, No.8: 66-67.
**Dünyanın en pahalı resimleri listesi : http://en.wikipedia.org/wiki/List_of_most_expensive_paintings
***http://www.nytimes.com/2006/11/02/arts/design/02drip.html?_r=1&adxnnl=1&ref=arts&adxnnlx=1163031599-revbGMuaIhdTP4qLonq8BA
****İsrail asıllı Mugrabi ailesi dünyanın en büyük özel koleksiyonuna (3000 parça) sahip. 800 parçalık Andy Warhol koleksiyonları ile de çok konuşulan bu New Yorklu koleksiyoner aile hakkında ilginç bir yazı şu adreste:
http://www.nytimes.com/2009/03/01/magazine/01Brothers-t.html